Sıkı Durun “Milli Muhalefet ” Geliyor..!!

Bir ziyaretin, Papanın Kuzey Irak Kürt bölgesini ziyaretinin ardından, tarihe not düşmek anlamında tuttuğum notlardan: Türkiye 2023’e doğru giderken toprak bütünlüğü ve sınır güvenliği anlamında gerçekten “Beka” sorunları yaşayacak.

NATO’nun Doğu Akdeniz ve Güney sınırımızda Suriye ve Irak topraklarında PKK’nın güdümünde terör devleti kurdurma girişimi de dahil, Yunanistan’ın ABD ile Batı Trakya da ortak tatbikat yapmak istemesi, T.C Devletini milli güvenlik konusunda daha ciddi tedbirler almaya mecbur bırakacak.

Türkiye hem Kürtlerin, hem de Jeo Biden’dan demokrasi bekleyen, demokrasi ayıplı muhalefetin beklentilerini boşa çıkartan adımlar atacak.

Ortak akıl, milli direnişi, kuvay-ı milliye ruhunu diriltmek için, öncelikle siyaset kurumunu dizayn edecek. Fetö ağzıyla konuşan muhalefet dili değişecek, milli politikalara hizmet eden “milli muhalefet” anlayışı gerçekleşecek. O münasebetle HDP ya kapatılacak, yada terbiye edilerek evcilleştirilecek.

Çünkü; Türk devletinin tarihi hafızası şuuru açık ve aklı selime uygun hareket edecek. Osmanlıdan 1820’li yıllardan, Yunanlıların Mora isyanından bu yana, devlet adına verilen tavizlerden, devletin zarar görüp toprak ve irtifa kaybettiğini biliyor artık…
Rotterdam: 11 Mart 2021
M.Yazarel

GÜNÜMÜZÜN İSLAMCILIK KRİZİNİ MÜSLÜMAN AKLININ MÜHÜRLENMESİ YARATMIŞTIR.

Robert Reilly isimli Amerikalı bir yazarın yazdığı “The Closing of The Muslim Mind, How Intellectual Suicide Created The Modern Islamist Crisis” yani dilimize “Müslüman Aklının Mühürlenmesi; İslamın Entelektüel İntiharı, Günümüz İslamcılık Krizini Nasıl Yarattı” diye Türkçeye çevirebileceğimiz kitabın özetini tetkik ederken, yazarın hem bir oryantalist tarihçi, hem de bir felsefeci mantığıyla vede siyasi kaygı güderek konuları ele aldığını farkettiğim için kritik etme ihtiyacı hasıl oldu.

Yazarın tartışmaya açtığı her birisi bir dosya konusu olan başlıklar, müslümanların asırlardır üzerinde tartıştığı çetrefilli konular olması hasebiyle din ve dindarlığı hayatımızdan soyutlayarak, İslamı çağdışı bırakan ve siyasal islamı besleyen buhranların kaynağı olan mevzulardır.

Hani bir söz vardır, tarih milletlerin, felsefe ise; insanlığın geleceğini aydınlatır diye. İşte oradan hareketle felsefe din ilişkisiyle ilgili, görüşlerimi felsefenin: mantık, ahlak, siyaset, hukuk, doğru, yanlış, güzel, çirkin, iyi ve kötü gibi kıymetlerle ilgilendiği, dinin ise: bu kıymet ve değerlere hükümler verir şeklinde ifade etmek isterim.
Diğer taraftan günümüzün İslam ulemasının din ve dindarlığa bakışını da Agnostizmci (bilinmezlik teorisi) bir yaklaşım olarak görürüm. Agnostik bir yaklaşımla, siz müctehid değilsiniz, onu ancak Allah dostu veliler ilham ederler diyerek, Kitab-ı Kerim-i anlaşılmaz kılmanın hiç mi vebali yoktur sorusunu sorar, cevabını da yine kendi dünya görüşüme yakın ve yatkın bir bakış açısıyla, Hak Tâlânın Kitab-ı Kerim-i sadece müctehidler, müceddidler, ulema takımı, hacılar-hocalar, ilahiyatçı alimler okuyup tahsil etsinler diye indirmediğine dikkat çekerek cevaplandırırım.

Bu manada günümüzün Anadolu İslamı ve tasavvufi geleneğinin de, kalp ilmi, keşif, ilham veya keramet gibi bir takım metafizik terimlere dayanarak akıl ve iradeyi reddeden bir din ve takva anlayışını benimsediğini, dindarlığı mistik ve metafizik ilhamlara hapsettiğini bu sakat anlayışın ancak ve ancak doğmaya, doğmatizme hizmet ettiğine dikkatlerinizi çekmek isterim.

Halbu ki esasta,İnsan evladının
ilkellikten medeniyete geçiş evresinde, insanlar arası sosyal münasebetlerde, insan ve tabiat ilişkilerinde birlikte yaşamaktan doğacak zorlukların giderilmesi için gereken “Temel Kuralları” emir ve yasaklar manzumesi olarak Tanrı belirlemiştir. Doğa kanunu dedikleri, şuursuz tabiatın insan ilişkilerini tanzim eden kanun koyucu olduğunu idda etmek, realite ve ilahi iradeyi inkar etmek anlamına gelmez mi? İnsan iradesi ve insan aklını inkar etmek ise: yine yaradanın Kitab-ı Kerimin de akılla ilgili 75 yerde ihtar ve uyarı mahiyetinde geçen ayetlerine şirk koşma riski içermez mi? gibi sorularla, din ve ilahiyat alanına giren itikadi konularda zihinleri uyarmak isterim.

Robert Reilly’in yazdığı MÜSLÜMAN AKLININ MÜHÜRLENMESİ HİKAYESİ başlıklı kitap özetinde bahsedilen akıl ve irade hürriyeti mevzuunda verilen bilgilerden esinlenerek, günümüzde “ÖZE DÖNÜŞ” adı altında körfez ülkelerinden beslenerek akıl ve iradeyi inkar eden selefilik, selefi İslam anlayışını şiddetle ret ettiğimi beyan ederim.

Sonuç ve son söz olarak, din ve dindarlığa dair Kur’an ve sünnetin koyduğu kesin hükümler dışında, asırlar öncesinin icma ve kıyas-ı fukuha içtihatlarına dayalı çağdışı kalmış bazı hükümler uygulanmaya devam edilir, mesela tüp bebek ve organ nakli caiz midir sorusunun cevabında kem küm edilir ise, din de çağdışı bırakılır. Bu manada içtihata dayalı bazı hüküm ve görüşlerin reforme edilip güncellenmesinde bir sakınca bulunmadığını, hatta elzem olduğunu düşündüğümü ifade ederek yazımı bitirmek isterim.

Rotterdam: 07 Mart 2021
Metin Yazarel

Avrupada Türk toplumunun ahvali

Avrupada ki ahvalimizle ilgili bir değerlendirme yapacak olursak, bendeniz bugünleri henüz daha iyi günlerimiz olarak değerlendiriyorum. Çünkü Avrupada popüler sağın ırkçılık üzerinden oy devşirebildiğini endişe içerisinde takip ediyorum. Eskinin anlı şanlı merkezi temsil eden sosyal demokrat, sol liberal ve Hıristiyan demokratlarının aşırı sağın karşısında insan hak ve hürriyetlerini esas alan alternatif politikalar geliştirecek yerde, zaman, zaman aşırı sağdan daha radikal söylemlere tevesül ederek ayrımcılığın devlet politikası şekline dönüştürülmesine müsade etmlerini korku ve endişeyle izliyorum.

Biz Türkler Solingen faciasında önümüzü, geleceği öngöremedik. Facianın yıldönümü etkinliklerinde Almanya adına iştirak eden Belediye başkanı veya üst düzey protokol temsilcileriyle yetindik, teselli bulduk. Basın yayın, televizyon, tiyatro, sinama gibi kitleleri en çok etkileyen mecralarda, Solingen faciasının bir insanlık ayıbı olduğunu ve Almanyanın insanlık ayıbı konusunda Yahudi soykırımı gibi sicilinin bozuk olduğunu da ima ederek, facianın verdiği korku, acı ve ızdırabı anlatamadık. Alman toplumunu etkileyecek yazar, çizer, sanatçı, aydın ve rol model insanların ilgisini sağlayamadık, sadece siyaset kurumunun alakadar olmasıyla yetindik. NSU davalarında da aynı hatayı yaptık. Alman adaleti ve hukuk sistemine güven vurgusundan ziyade, her iki ülkenin siyasi şov yapmasına rıza gösterdik.

Yabancı düşmanlığı meselesinin geçmişine inersek, Avrupa birliğinin filen işlerlik kazanıp sınırlar kaldırıldıktan sonra, AB komisyonu ortadağu uzmanlığıyla ün yapmış oryantalist tarihçi Bernard Lewis ve ekibine Avrupalılık kimliği konulu bir araştırma yaptırdı. Ve Araştırma sonuçları AB komisyonuna rapor edildi. AB içerisinde Alman, İngiliz, Fransız gibi aidiyetlerin yok sayılamayacağına vurgu yapılan raporda, uyarı niteliğinde bir ayrıntı dikkatlerden kaçtı. Acil önlemler ve acil tavsiyeler başlığı altında sunulan bilgi notunda, Avrupaya yönelen Müslüman göçü durdurulamaz ise, önümüzde ki 50 yıl içerisinde kıta Avrupasının İslamlaşmasını kimse önleyemez diyen bir uyarıda bulunuldu. Bizler Bernard Lewis’in acil önlem çağrısına maalesef lakayıt kaldık. Konun ehemmiyetini anlayamadık. İleri de Avrupanın Türk ve Müslümanları kültürel tehdit olarak algılayacağını fark edemedik. Benim bazı girişimlerim oldu fakat, yeterince anlaşılmadı veya ben iyi izah edemedim.

Bernard Lewis ve ekibine yaptırılan çalışmanın hemen akabinde Hollandalı siyasetçi Pim Fortuyn “Kültürümüzün islamlaşmasına karşı işbirliği” sloganıyla bir kitap yazdı ve siyasete girdi, hatırı sayılır oy aldı. Pim Fortuyn ile birlikte, kültürel tehdit algısı üzerinden işletilen ayrımcı politikalar Avrupa toplumu indinde hoş görüldü. Bugün geldiğimiz noktada, yabancı düşmanlığının tehlike boyutuna dikkat çekmek için, Hollandalı faşit lider Geert Wilders’ın beni iktidara ortak ederseniz, Hollanda ve Avrupayı “İslamdan arındırma bakanlığı” kuracağım diye vaadde bulunduğunu örnek göstermek isterim.

Ne zaman ki Türkiye AB ilşkilerinde diplomatik krizler yaşandı, Türkiye’nin çağrısıyla bazı kuruluşların “Al bayrağını in meydana davetiyle çok kalabalık gösteri ve mitingler organize edildi. Türkiye’nin Başbakanın da iştirak ettiği salonlara sığmayan çok katılımlı gövde gösterilerinden sonra “kültürel tahdit” algısının yanına “iç güvenlik” tehdidi de eklendi. Bügün İslama fobi veya Türk’e fobi diye tabir edeceğimiz politikaları, vakti zamanında abartılı bir şekilde yapılan gösteri ve mitingler besledi. Kültürel tehdit algısının üzerine iç güvenlik tehlikeside eklendi.

Hasılı tekrardan günümüze dönersek, mevcut toplum yapımız ve STK anlayışımızla, ne sözkonusu tehdit algısını düzeltir, ne de Avrupa toplumlarının algı bozukluğunu giderecek güven artırıcı politikalar geliştirebiliriz. Anayasayı koruma kurumlarının iç güvenlik bahanesiyle aldığı örgütlü toplum olmamıza sekte vuran kararları sineye çeker, kendimiz çalar, kendimiz oynarız..
Rotterdam 11.01.2021
Metin Yazarel.

Dümbelek Kafalı, Darbekatör Baryam, Müjdat Gezen.

İnsanlar onu bir zamanlar İstanbul Sulukule de mesken vatandaşlarımızı taklit ettiği filimlerle tanıdı ve bildi. Dümbelek çalma merakı dışında, sinema sanatımıza bir katkısı da olmadı. Evveliyatına sanat hayatına baktığımızda, hayranlık uyandıracak başarı öyküsü de yok. Bir Kemal Sunal, Münür Özkul, Nejat Uygur, Metin Akpınar v.s gibi şanını yürütecek şöhrete de sahip olamadı. Batı Maymunu kılığında Dümbelek kafalı Darbekatör Baryam tiplemesi.
Çevirdiği filimlerden değil, kaynağı belli olmayan parayla açtığı ve kendi adını verdiği sanat merkezinde Dümbelek kafalı sanatçılar yetiştirmenin dışında, Atatürk’ü istismar etmekle meşgül. Alakasız yerlerde içerik olarak uygun düşermi kaygısı gütmeden savunduğu ideoloji adına Atatürkçülüğü kullanarak, nutuklar atıp, ahkam kesmekte. “Yeni Hayat Kavramı” Adına geçmişten gelen bütün kültürel birikime başkaldırıyı bir marifet sanarak değerlerimizle alay etmekte
Eğer sanatçılar bir ideolojinin propoğanda aracı haline gelirlerse ilerleme durur, sanatçıda deha diye birşey kalmaz ideolojık köle olur. Eger bu Dadaist sanatçılara dur denmezse: Türkiye… genleri değiştirilmiş santçı ve entellektüeller aracılığıyla denetlenemez güçlerin güdümüne sokulur ki sonuçlarını tasavvur etmek istemem.
M.Yazarel

Dr Ali Batman bey Bugün vefat eden ülküdaşı Ethem Kıskıs’ı anlatıyor.

Kardeşim gibi sevdiğim arkadaşım Ethem Kıskıs (aramızdaki adıyla Hıdır bey) bugün geçirdiği kalp krizi sonucu Almanya’nın Frankfurt şehrine yakın Dietzenbach kasabasında vefat etmistir.
Kastamonu doğumlu, Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde öğrenciyken, 12 Eylül öncesi âdeta iç savaş ortamında olan Türkiye’de, ismi bir olaya karıştığı iddiasından dolayı 1979 da yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı. Ben de tam o sıralarda Ülkücü Dâvânın yurtdışı teskilatlanmalarına yardımcı olmak üzere Almanya’ya gönderilmiştim. Ethem kardeşimle o yıl yaza rast gelen Ramazan ayında, kısa bir süre aynı evde kaldık ve birlikte iftarlar yapmıştık. Daha sonra şartlar gereği biraz Almanya’da biraz Fransa’da kalmış ve sonra da tekrar Almanya’ya gelmişti. Teşkilat olarak çıkardığımız tüm yayınlarımızda isimsiz yazılar yazardı. Dergilerimizin teknik ve içerik kontrolünü ülküdaşımız Mustafa Karahan beyle birlikte yaparlardı. Çok güzel bir kritikçi, eleştirmendi. Ben de bu yönünü farkettigim için isimli isimsiz tüm yazılarımı, kitlelere yapacağım konuşma metinlerimi önce O’na verir incelemesini rica ederdim. O, türkçe ve içerik yönünden düzeltmeler yapar benim de onayımı aldıktan sonra yayınlardı. Ben de kalitesine güvendiğim için en ağır eleştirilerini bile anlayışla, sabır ve soğukkanlılıkla karsılardım.
O, hem fikri bakımdan sağlam kafa yapısına sahip, şuurlu ve hem de çalışmalarımızda esirgemediği enerjisiyle, ülkücü hareketin 12 Eylül sonrası dönemde Avrupa’daki merkez yöneticileri olarak çalışmalarımıza -biz ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği- çok değerli katkılarda bulunmuştur. O, 10-15 kişilik çekirdek ekibimizin bir üyesiydi. Varlığı ve çalışmalarıyla 12 Eylül ‘e karşı mücadelemizde çok önemli bir moral kaynağımızdı. Direncimizi artıran bir destekçimizdi.
1992 yılında Musa Serdar Çelebi, İhsan Öner, Cevat Saraç, Mustafa Karahan, Nazım Alemdar ve Ali Batman olarak eşlerimizle birlikte O’nun ailesi olduk ve eşi, Dr. Hatice hanımla evlenmelerine katkıda bulunduk.
1995’ den beri de Frankfurt’ta aynı caddede seyahat acentası çalıştırarak iş komşusu olduk. Sık sık görüşüp birlikte kahve içtik ve her konuda çok güzel sohbetler yaptık. Sohbetlerimizin kalitesi ve seviyesi O’nun katkılarıyla çok daha yükseliyordu. İkimiz de iyi okuyan ve fikir geliştiren kişiler olduğumuz için gerçekten çok değerli görüşler ortaya çıkıyordu. En son 10.11 2020 Salı günü sohbet ettik, 13.11 Cuma günü de işyerinin önünden geçerken el sallayarak selam vermiştim.
Şuan çok duyguluyum. 41 yıl film şeridi gibi gözümün önünden geçti.Tüm hatıralar hafızamda canlandı. Her ülküdaşım, hele hele Vatan Hasreti çekerek yaşamak zorunda kalan tüm ülküdaşlarımın benim yanımda ayrı ve özel bir değeri vardır. Ama Ethem kardeşim benim günü birlik fikirlerimi paylaştığım, iş hayatımdaki sıkıntılarımdan sağlığımıza kadar özelimizi paylaştığımız; bilim, din, siyaset v.s her konuda devamlı günübirlik fikir alışverişi yaptığımız bir sohbet arkadaşımdı. O olmayınca kesinlikle hayatımda bir boşluk hissedeceğim.
Ethem kardesim 41 yıl, bazıları 15-20 yıl şu gurbet ellerde acı, üzüntü ve çileye gark olmuş bir şekilde yaşamak zorunda kalan tüm ülküdaşlarımın çektiklerini en iyi anlayacak arkadaşlarından birisi de benim. Çünkü aynı hayatı 13 yıl da ben yaşadım. Vatan hasretini hepimiz iyi biliriz. Ülkücü Dâvâ yolunda neler yaşandı, nelere katlanıldı bilen bilir. Ama insanoğlunun unutkanlık ve vefasızlığı herkeste az çok hissedilir. Ben bu yüzden böyle durumlarda ” İyi ki Allah var. Çünkü o herşeyi kaydettiriyor. İnsanlar unutsa bile Allah’ın bilmesi zaten yeter ” derim.
Ethemcigim, canım kardeşim; Allah sana gâni gâni rahmet eylesin. Biz senin 41 yılını biliyoruz. Allah, senin acılarını, üzüntülerini, çektiğin vatan hasretinin bedelini sana sevap olarak yazsın. Mekanın Cennet Olsun. Biz senden razıyız, Allah da senden razı olsun inşaallah.
Dr. Ali Batman.

İSLAM HUKUKUNDA DEVLETİN TANIMI.

İslam kelime olarak Arapça silm kökünden gelen bir isimdir. Mana olarak teslim olma, itaat etme, gönülden bağlanma ve kişinin nefsini teslim etmesi şeklinde tefsir edilir.

İslam ilim ve ahlaka dayalı bir din olarak, insanlar arası ilişkilerde hak (adalet ve eşitlik), hayır (iyilik) ve hüsn (güzellik) gibi kavramları emreden bir dindir. İslam düşüncesine göre hak, Allah iradesi, hukuk ise ilahi iradenin tezahürü olan Kur’ana dayanır. Yine İslam Hukukuna göre devlet, fertlerin İslam ilke ve esaslarına uygun yaşamalarını temin eden bir vasıtadır.

İslam hukukuna göre otorite, yani devlet başkanı egemenlik ve siyasi iktidarını Allah adına kullanır. Bu anlayışla İslam devlet başkanının yetkilerine sınırlama koyarak, egemenliğin gerçekte Allah’a ait olduğunu kabul eder.

İslam dini hiç bir zaman sınırsız yetkilerle donatılmış devlet başkanlığı sistemi ve ruhban sınıfı gibi teokratik anlayışı kabul etmez.

İslam hukukuna göre bütün insanlar (musavi) eşittirler. İslam adil ve musavi olmayan devlet otoritesine karşı çıkmayı teşvik eder. Bu konuda bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur; “Cihadın en faziletlisi zalim bir hükümdara karşı hak sözü söylemektir” denir.

İslam Hukuku insanlar arasında müslüman, gayrı müslüm ayrımı yapmadan, insanların hayat hakkı, adalet, hürriyet ve eşitlik gibi en temel haklarını savunurak, temel hak ve hürriyetleri kişilere bağlı haklar olarak kabul eder. Devlet kişilerin hak ve hürriyetlerini hem devlete karşı ve hem de diğer şahıslara karşı korumakla yükümlüdür.

Devletler siyasi ve dini toplumsal yapı ve muesseseleriyle demokrasi, halk cumhuriyeti (sosyalist-komünist), monarşi, emirlik ve başkanlık sistemi gibi yönetim şekilleriyle idare edilirler. Devletlerin yönetim şekilleri nasıl olursa olsun, hem milli ve hem de milletler arası sorumluluk taşıma zorunluluğu vardır.

Devletler hürriyetleri kağıt üzerinde içi boş bir kavram olarak değil, insanlar için erişilebilir, kullanılabilir haklar niteliğinde kabul ettikleri zaman sosyal hukuk devleti kimliğini kazanmış olurlar.

Klasik haklar diye tarif ettiğimiz, hürriyetlerin korunmasından devletler sorumludur. Devletler anayasal hukuk devleti olmakla bu güvenceyi garanti eder ve insanı soyut bir varlık olarak değil, ihtiyaç sahibi bir vatandaş olarak algılarlar.

Buraya kadar izah etmeye calıştığımız gibi, insan hak ve hürriyetlerinin gelişmesi gerek dini, gerek milli ve gerekse milletler arası hukuka tabi olarak incelendiğinde, insanın kendi iradesiyle icaat ettiği devletin sorumluluğu çok büyük ve önemlidir.

ENPOLİTİK Ekim 2018

Zabıta ekonomisi.

Ekonomik modellerden çok iyi anladığımı idda edemem fakat, Türk tipi başkanlık sistemi oluyorsa, Türk tipi zabıta ekonomisi modeli neden olmasın. Son dönemde dövizde ki kur dalgalanması, enflasyon, faiz oranları gibi bir çok etken, ekonominin gidişatını tartışmaya açtı. Uyguladığımız finans ekonomisinde ki beklenmedik olumsuzlukları bertaraf etmek ve piyasalara güven aşılamak amacıyla, ekonomi yönetiminin panik havası içerisinde yaptığı açıklamalar, ekonomi politikalarının yeniden yapılandırılmasının zaruriyetlerini gündeme taşıdı. İşte bu zaruriyetten dolayı bizlerede söz söyleme hakkı doğdu.

Komuoyu politik idari otoritelerin ekonomiyi yönetenlerden hesap sormasını beklerken, siyasi oterite marketleri stokçulukla, finansçıları spekülatörlükle suçladı, satıcıları azarladı. Serbest piyasa ekonomisiyle bağdaşmayan devletçi ve müdahaleci bir zihniyetle adli ve idari önlemler almakla tehdit edip, zabıtaları göreve davet etti.

Jöleli danışmanın akıl hocalığıyla yürütülen israf ekonomisinden, yeni dönemin “dönüşüm ofisi ve McKinsey danışmanlığına” evrildiği bu nazik süreçte, câri açığı kapatacak “tasarruf ekonomisi modeline” yönelip, ödemeler dengesinin sağlanacağına dair güvencelerde piyasaları rahatlatamadı. Diğer yandan kamu harcamalarında tasarrufa yönelmek amacıyla vatandaş indinde yan etkisi olma ihtimali yüksek tedbirlerin acil önlemler paketi olarak açıklanması da güven sağlamadı. Üstelik yapılan açıklamalar vatandaşın gelecek kaygısına düşerek, yastık altı diye tabir edilen tasarrufa yönlendirme riski taşıyan açıklamalardı.

Bizler, tüketime dayalı finans ekonomisinin, risk faktörlerinin sadece siyasi istikrar olduğunu sanıyorduk. Ancak döviz kuru dalgalanmaları sırasında salt siyasi istikrarın, ekonomik istikrarı sağlamaya yetmediğini tecrübe ettik. Uyguladığımız ekonomik modelin, finans sektöründen gelecek sektörel baskılara karşı da dayanıklı ve sağlam olması gerektiğini henüz öğrendik.

Sonuç olarak demek isterim ki; gidişatı düzeltmek ve ekonomiyi terbiye etmek polis ve zabıtanın kontrölünde olmaz. Sağlıklı büyüme ve ekonomik istikrar: câri açığa sebep olan kamu giderlerini kontrol edecek, israf ve lükse kaçan harcamaları önleyecek tasarruf tedbirlerini alarak, üretim ekonomisi modeline geçişle sağlanır.

Yozgat Çamlık Gazetesi
Ekim 2018

Batı hayranlığı ve Erdoğan karşıtlığı.

Bugün batının, batıcılık adına içimizden devşirdiği devşirmeler eliyle, Erdoğan karşıtlığı üzerinden yürüttüğü kavga Türk ve Türkiye düşmanlığıdır aslında.

Birinci Abdülhamid döneminde batının şark sorunu adı altında gündeme getirdiği ve küçük Kaynarca anlaşmasıyla telkin ettiği modernitenin, batı hayranlığına dönüşerek, 3. Selim ve 2. Mahmut dönemlerinde yeniçeri ocaklarının burnunu sürtmek amacıyla başlatılan reform hareketlerinden günümüze kadar sirayet ettirilmiş, batıcı vesayetin bir anlamda sivil ve siyasi ayağıdır Erdoğan düşmanlığı.

Bugün bizlere iktidar kavgası diye lanse edilen kavga, kendisine yabancılaşmış batıcı devşirmeler ile, yerliler (milliyetçiler) arasında yürütülen beka sorunu kavgasından başka bir şey değildir aslında.

Osmanlıyı 784 bin km’ye indirgeyerek Andolu çoğrafyasına hapseden ve indirgediği kısmı da devşirdiği unsurlarla kontrol eden küresel akıl, sadece Türklerin millileşme süreçlerine değil, ümmüleşme (ümmetçilik) süreçlerine de müdahale etmiştir. O münasebetledir ki, laikliği cumhuriyetin ilkelerinden birisi olmaktan çok, cumhuriyetin varlığını adadığı umde olarak gündeme getirirler.

Türklerin Anadoluda ki varlığını hazmedemeyen haçlı zihniyeti, Türkiye’yi sosyal, kültürel, ekonomik, her alanda muhasara altına alarak, bölgesinde model olacak bir sosyal refah devleti olmasını engelleyen politikalar izlemiştir. Bugün de batının şark meselesini, Ortadoğunun yeniden dizayn edilmesini konuşuyorsak, hâlâ daha batının savaşçı ihtirasların canlı tutmasından kaynaklanmaktadır. O nedenle dış ilişkilerde diplomatik kriz ve gel-gitler yaşıyor, burnumuzun dibinde etnisiteye dayalı terör devletleri kurdurma çabalarını engellemeye çalışıyoruz. Bu manada bölgemizde ki insanlık ayıplarını giderecek, yeni bir medeniyet tasavvuru ve büyük devlet olmanın, icâp eden gereklerini yerine getirmek için askeri ve siyasi stratejiler geliştiriyoruz.

İç ve dış gelişmeleri dikkate alarak, Türkiyenin siyasi politik gündemini değerlendirecek olursak, PKK’dan, marjinal sol örgütlere, CHP ve radikal sağın ümmetçi unsurlarına varıncaya kadar, hemen hepsinin ortak özelliğinin Erdoğan karşıtlığı üzerinden, Türkiye’nin yoluna barikat kurma gafleti içerisinde olduklarını tesbit ederiz. Bu manada tüm yerli ve milli unsurları, yeni Türkiyenin inşa edilmesine katkı sağlamaya davet edirim.

Metin Yazarel
Ekim 2018

CHP ve Türk Solu Kavramı.

Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte tüm dünyada olduğu gibi, Türk solu’da kan kaybetti. Vakti zamanında Ecevit’in CHP dışında, yeni bir sol açılımla, siyasi hayatımıza taşıdığı demokratik sol kavramı da, beklenen toparlanmayı sağlayamadı. Aksine Türk solunda oluşan kutuplaşmayı daha da derinleştirdi.

Turk solunun sosyal refahı sağlayacak ekonomik proğramları değil de, siyasi ve kültürel değişime öncelik veren politaları halk indinde kabul görmedi. Kılıçdaroğlu’nun CHP’si partisinin milletvekillerini sağı temsil eden bir başka partiye ödünç vererek, solun demokrasiye olan sadakatı konusunda kitlelere güven veremedi. Siyasi partilerin demokratik rejime olan bağlılık, samimiyet ve sadakatleri ölçüsünde kimlik ve kişilik kazandığı gerçeğine göre polita takip edemedi.

CHP ve Türk solu, kitlelerin duyarlıkları konusunda da ilkeli olamadı. Demokrasi ve laiklik konusunda kitlelere güven veremedi. Kendileri gibi düşünmeyen ahaliyi “faso fiso vatandaşlar” olarak gören elitist ve aşırı devletçi bir parti görünümünde siyaset yürüttü. Halkın temel ihtiyaçlarına karşı daha duyarlı politikalar geliştirip, seçmenlerin teveccühünü kazanarak iktidar olma şansını yakalayamadı.

CHP ve Kılıçdaroğlu bugüne kadar hiç bir seçimde gerçek anlamda ülke yönetimine talip olmadı. Kaçak güreşerek ya Muharrem İnce gibi yedek kulübeden, ya da Ekmelettin bey gibi kiralık adaylarla Erdoğan’ın karşısına çıktı. Evcilik oynayan çocuklar gibi sağ partilerle ittifak kurarak iktidar oyunu oynadı.

Evet Türk siyaseti solun, sağ iktidarlar karşısında alternatif olamamasının yarattığı en sıkıntılı dönemini geçirmekte. Bu manada tüm sosyal demokratlar sorumluluk alarak, sosyal demokrat ilke ve değerleri benimseyen, solu güçlendirecek vizyon ve misyona sahip, yeni bir lider etrafında birleşip, demokratik alternatif olarak ihtiyaç duyulan açığı kapatmak zorundalar. Çünkü hâlâ daha Türkiyede CHP ve DP’nin temsil ettiği iki ana çizgi, iki farklı modernleşme anlayışına dayalı siyasi gelenek devam etmekte.

Şayet CHP iktidar olmak istiyorsa, halka umut vaad eden sosyal, kültürel ve ekonomik her alanda sorunları çözecek politikalar üreterek alternatif olmalı. Bu manada Atatürkün partisi CHP, tarihsel ve sosyolojik büyüklüğün her zaman siyasal büyüklüğü yaratamadığının farkında olarak hareket etmeli.

Ekim 2018
ENPOLİTİK

Erkler arası ilişkilerde yetki kavgası, anayasal hukuk devletini yaralar.

Bilindiği gibi demokratik rejimlerde egemenlik kayıtsız şartsız millet adına kayıtlı olmakla birlikte, kullanma yetkisi halkın rızasına bağlı olarak siyasi oteriteye aittir.

Son günlerde Türkiye’nin gündeminde, demokrasi kültürüne uygun düşmeyen, siyasi davranışlara sahit olmaktayız. Kimi çevreleri ise, iyi yönetim bahanesiyle demokratik ilke ve değerlerden vazgeçecek kadar otoriterleşme eğilimi içinde görmekteyiz.

Yanlış anlaşılmasın “andımız” denen bir uygulama uğruna kavram kargaşası yaratılarak demokrat-antidemokrat gibi kavramlar yine istismar edilir hale getirildi. Andımızla ilgili tartışmalar, vatandaşların zihninde Türkiyenin geçmişe dönerek, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, yoksulluk ve sefaletle boğuşulacak bir ortama çekileceği korkusunu uyandırdı.

Yine bilindiği gibi, demokratik sistemlerde Montesquieu’nunda açık bir şekilde tarif ettiği, özgürlüklerin korunması ve siyasi otoritenin kontrolü, anayasal düzen içerisinde hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kuvvetler ayrılığı prensibiyle mümkün olur. Sosyal düzen ve sosyal adalet, anayasal düzen içerisinde devlet ve toplum arasında hukuka dayalı ilişkiler sayesinde sağlanır. Devlet; toplum ve toplumlar arası ilişkileri düzenleyen, iç ve dış tehlikelere karşı güç ve iradeyle donatılmış bir yapıya sahip, toplumun malı olan bir kurum olarak kabul edilir. Devlet ve siyasi otoritenin sorumluluk alanları içinde demokrasi ve hukuk düzenine sahip çıkma zorunluluğu da vardır. Devlet anayasal hukuk devleti düzeniyle klasik hak ve hürriyetlerin korunmasını güvenceye alarak sosyal hukuk devleti olma kimliğini kazanır. Devlet fertlerin vazgeçilmez ve başkasına devredilmez hak ve hürriyetlerini teminat altına almakla egemendir, fakat J.Locke’nin tarif ettiği gibi “siyasi iktidarın kaynağı olan egemenlik halka aittir”.

Bugün Türkiye de anayasal hukuk devleti olma anlamında, erkler arası ilişkilerde yaşadığımız sıkıntılar, iktidarın sosyal, kültürel, ekonomik hak ve hürriyetleri vatandaşlık hakkı olarak değil de, devletin tebasına bir lutfu olarak gören kollektivist yaklaşımından kaynaklanmaktadır. İktidar çevrelerinin iyi yönetim adına, aşırı devletçilik zihniyetiyle sosyal hakları bir hak olmaktan ziyade, devlet tarafından düzenlenmiş bir edim ve hizmet olarak görmesinden kaynaklanan sorunlar yaşamaktayız. Devleti insan ve toplumun üstünde bir varlık olarak gören ve insanlar ancak devlet için vardır anlayışının yarattığı sorunlarla karşı karşıyayız. Bu bakımdan, aşırı devletçilik zihniyetinin öngördüğü insan hakları anlayışını, demokratik anlamda insan hakları olarak nitelendirmeyi yanlış ve hatalı bulurum. Devleti sosyal düzen, sosyal adalet, sosyal refah, fırsat eşitliği, vicdan hürriyeti, ifade özgürlüğü vs, hakları geliştiren bir kurum olarak tarif ederim.

Türkiyede aşırı devletçi çevreler, insan hak ve hürriyetlerini sınırlandırarak devletin güçleneceği saplantısıyla hareket ettikleri için, demokratik rejimin totaliter diktatörlüğe evrilmesi tehlikesinin farkında olamazlar. Siyasi istikrar ve iyi yönetim bahanesiyle, erkler arası ilişkilerde, siyasi otoritenin kontrolüne rıza göstermedikleri gibi, siyasi otoritenin kuvvetler ayrılığı prensibini ihlal ederek, yargıya kafa tutmasını alkışlarlar. Demokratik hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasıyla toplumsal dinamizmin yok olup, refah seviyesinin düşeceğini hesap edemez, devlet otoritesinin tesis edilmesi adına demokrasiyi feda etmekten çekinmezler. Sonuç olarak demek isterim ki, erkler arasında yürütülen yetki kavgası, anayasal hukuk devletini yaralar ve totaliter diktatörlüğe yol açar.

Ekim 2018
ENPOLİTİK